Etiketler

Avrupa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Avrupa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Kasım 2015 Pazartesi

Malta

Erikçiiii geldiiii hanııım...
Ne eriği?
Malta eriğiii!!!
4 gün boyunca 43 olmam şerefine şövalyelerle aşk yaşamaya gittiğim Malta'da eriğin 'e'sini görmedim! Anladığım kadarıyla biz bi erik cinsine Malta adını vermişiz... Vermişiz ama bundan Maltalıların haberi yok!
Malta adı eski Yunca'da bal ülkesi anlamına geliyormuş...
Orta Akdeniz'in ortasında, bir sürü uygarlığa ev sahipliği yapmış, kültür zenginliğini çok güzel harmanlamış bal gibi bir ülke Malta!
Hoş 4 gün boyunca balını değil şaraplarını tatmış bir gezgin olarak Malta şarap gibi bir ülke!
Hadi kırmim eski Yunanlıları da Malta ballı şarap gibin bi ülke diyeyim! ;)

TK'nın tarifeli dolmuş tadındaki A320 leri ile uçuyorsunuz Malta'ya. Sevmiyorum 320-200leri ben... Kısa mesafeli uçuş nolacak yolcu tıkış-tepiş gitse mantığındalar galiba! 

Gün batımının kızıllığı eşliğinde bizden 1 saat gerideki Malta'ya saat 17.30 civarlarında indiğimizde Luqa'daki havalimanı bana 'Aaaa Kıprıs Ercan burası' dedirtti. Tabi Ercan'ın 90'lı yılardaki mimarisi... :)

Havalimanı, christmas yaklaştığı için  kırmızı yeni yıl çiçekleri, Poinsettialar ile süslenmişti... Koca yapraklı poinsettiaların eşliğinde pasaport kuyruğuna girdiğinizde kraldan çok kralcı bir ülke olduklarını anlıyorsunuz.

İngiltere'ye adım attığınızda bu kadar önlem yok! Bağımsız bir ülkede olsak da eski İngiliz sömürgesiyiz biz, onların düzeninin fazlasını yapmayı seviyoruz der gibiler! 

Parmak izli vizem olmasına rağmen iki eliminde parmak izi alınıyor... Kapıda suçlu muamelesi gören bir ben değilim... AB pasaportlu olmayanlar ve bilmem-kaç defa adaya giriş-çıkış yapmış olanlarda fark etmiyor hepsini fişliyorlar! 

Son yaşanan olaylardan mı diye soruyorum...  Yooo cevabı alıyorum. Hep böyleymiş... 

Akşam akşam adaya gelince ilk gün görülecek pek bir yer olmuyor tabi... Sahil kıyısındaki otele yol almadan önce gündüzü ayrı gecesi ayrı güzel olan balıkçı kasabası Marsaxlokk ilk durağımız oluyor...

Adanın uygarlık geçmişinde kimler kimler yokki... Fenikeliler, Kartacalılar, Romalılar, Araplar, Fransızlar, İngilizler ve ucundan acık Osmanlılar... 

Ilık Kasım akşamüstünde kızıllık karalığa dönerken, küçük balıkçı kasabası bize geçmiş kültürleri hala yaşattıklarını gösteriyor... 21.yyda Fenikeliler karşımızda! Denizden bize gülümsüyorlar... Nazardan koruduğuna inanılan, kayıkların burunlarına yaptıkları gözler, rengarenk kayıkları fotoğraflamaya doymadığınız bir sanat eserine çeviriyor...
Başınızı sahilden karaya çevirdiğinizde sarı Malta taşı binalarda Arap mimarisinin hala günümüzde de kullanılan cumbaları... 

Bulduğu bölgedeki bir çok ülkenin anısı, tadı usunuza düşüyor...
Fas, Portekiz, Endülüs, hatta meydandaki katedralle taaa kmlerce uzaktaki Cuba'nın bir meydanı...

Akşamüstü karanlığında parlayan çivit mavisi kayıklar arasında dolaşırken çıplak ayaklı bir balıkçı çıkıyor karşıma... Kasım ayında ılık bir akşamda çıplak ayaklı bir balıkçı... Uslu uslu sahile vuran, özlediğim iyot kokusuyla beni gülümseten Akdeniz, hafiften yanmaya başlamış sokak lambalarının tatlı ışığında daha bir sararan renkli cumbalı taş binalar...Ve ben o an Malta'ya tutuluyorum. Hissettirdiği duygular yeterli... Gündüz gözü ile adayı görmeme gerek yok! 

Bıraksalar kalırım, geceyi huzurlu bir keyifle Marsaxlokk'da geçiririm... Ama otele gidip yerleşme, akşam yemeği sırasında ve gece yarısından sonra da sürecek doğum günü etkinliklerime hazırlanmalıyım... 

Otel başkent Valletta'ya yaklaşık 1 saat mesafede bulunan St. George's Bay'de. 

Malta'da mesafeler harita üzerinde kısa gözükse de gerçekte öyle değil... Git git bitmiyor yollar! Toplu ulaşımla bir yere gidecekseniz önce başkente otobüsle gitmeniz gerekiyor! Ordan indi bindi... Aşağı yukarı bir yere gitmek için en az 2 saati göz önüne almanız lazım! Bir de şanslıysanız otobüste yer buluyorsunuz yoksa ayakta! Bu arada otobüs şoförleri de maşallah pek bi sevimli!!! Azarlamakta hiç bir mahsur görmüyor adamlar! Turist memleketidir, otobüsün çoğu turisttir adamın umru değil! Kimisi kendince kimisi toplu ulaşım kuralı olan bir sürü şey için azar çakıyor size! Kısa bir süre önce günlük otobüs bileti varmış ama kaldırmışlar... Biletiniz 2 saat geçerli... 4 gün boyunca cimriliğimiz tutup 1.50'lik otobüs biletimiz yanmasın diye az koşturmadık! İnsanoğlu böyledir... Şaraba ne kadar para verdiğine acımaz, bilete acır! :) 

Bilmeden etmeden, otelim barlar sokağının dibinde çıktı! 43'lük bir çıtır başka ne ister! Her gece disco disco partizanilik burnumun dibi! O lalaaa! Malta gece hayatı maşallah pek bi renkli... Gay clubından, soyunan bacılara kadar ne ararsanız var tayni adada! Ama gel gör nefis şarap keyiflerinden sonra içimizdeki geeeençliği ortaya çıkarıp bi sabaha kadar depişemedik gece kulüplerinde! Hep yarın akşamlara kaldı! :)) Şarap içip çok bangırdamayan müzikler eşliğinde dans edip durduk... :) 

Malta'da mevsimine göre keyif alacağınız yerler var.
Kasım günü yerli halk denize girip Akdeniz'in tadını çıkarırken biz onları hep şarap bardaklarının puslu görüntüsünden izlemeyi tercih ettik...

Adanın coğrafyası her yeri farklı tatta koylarla donatmış! Dünyada koysuz bir çok yer varsa sebebi Malta'dır bence! Girintiler, çıkıntılar, küçük körfezler, büyük koylar... Şöyle bir sahil şeridinde yürümeye kalkıyorsunuz neredeyse 2kmde bir farklı bir alemde buluyorsunuz kendinizi! Düz bir şeritte yürürken burnu dönüyor ve bir sürü tekne ile burun buruna geliyorsunuz! 

Her yer doğal marina! Ve ilginçtir  Malta tekneleri lüks olarak algılamadığınız bir yer! Çok doğal, hayatın parçası! Sıra sıra dizilmiş, direkleriyle ıslık çalan, bazılarının fiyatını bile telaffuz edemeyeceğiniz tekneler size sıradan kayıkçıklarmış gibi geliyor! Zengin bir hayat, akıl alamadığınız miktarlar var etrafınızda ama size öyle hissettirmiyor! Çeşme Marinaya luvisiz gelmeyen Türk bacım buralarda kendini bir tuhaf hisseder walla! Bacım seni Cannes'a doğru alak... Buralar sana göre diil... ;)

Endülüs'e gittiniz mi? Gitmediyseniz gidin... Hatta, Geçmişin de Arap izleri taşıyan ülkeler turu yapın... Mimar-Sanat Tarihçisi değilseniz belki mimarinin peşinden gezmek anlamsız gelebilir ama nerde o eski Araplar?, günümüzde illallah ettiklerimiz aynı soydan mıdır değil midir sorunsalını birlikte tartışmak istemekteyim... :)

Uzuuun yıllar Arap egemenliğinde kalmış olan Malta'nın bir tek mimarisinde Arap etkisi görmüyorsunuz... Dilinde de... Şehir ve mahalle girişlerinde sizi 'Merhba' karşılıyor... Hoşgeldiniz demekmiş efem... Maltaca çoğunluğu Arapça'dan etkilenmiş olsa da İtalyanca-Fransızca ve İngiliz sömürgesi olmasından dolayı İngilizce'nin karışımı bir dil... Adamlar gelip geçen tüm uygarlıkları harmanlamışlar işte! 

Libya en sevdikleri Arap komşularıymış... Libya'lı zenginler son zamanlarda sahil kıyılarına yapılan ultralüks yüksek katlı binalardan kat alıyorlarmış... Adada bulunan tek camiyi de rahmetli Kaddafi yaptırtmışmış! 

Kıssadan hisse, tayni ada tüm memleketlerin zenginlerini kendine çekiyor! Ev alamıyorsan, tekneni park ediyorsun şekerim! Benim gibiler de kapıda yediği damganın ve cebindeki avronun miktarına göre konaklayıp-yaşıyor işte! Her kesime uygun çözüm var! :) 

Tarih-doğa görülecek bir sürü yer!
Avrupa'nın dördüncü büyük kubbesine sahip olan Santa Maria Assunta Kilisesi mustların arasında. Malta'da 365 tane kilise varmış! Neredeyse her güne bir dini festival! Biz de olsa yobazın allahı oluruz! Rönesans geçirmiş din farklı oluyor! Neyse efendim, Kubbesinin büyüklüğünden çok, 2. Dünya savaşı sırasında ayinin ortasında kubbeyi delip kilisenin içine düşüp patlamayan bomba için geliniyor buraya daha çok!
Waaay patlamamış haa! Kutsal, çok kutsal yer burası vs... Gittik kutsandık... ;) 

Beni en etkileyen yerlerden biri eskiden başken olan Mdina oldu. Günümüzde de 2 girişi bulunan surlarla çevrili eski kentte 400 kişi yaşıyormuş... Şehir kapısından içeriye girmeden, eski şehri görmeden, surların çevresinde yapılmış kentsel düzenleme beni hayran bıraktı. Eski bir kentsel tasarımcı olarak, milletin sur etrafındaki yeşil ve oyun alanlarındaki yaşantısına bakıp bizim surların tecavüz ve adam öldürme yeri olması içimi pek bi sızlattı!!! 

Hatalı, yüksek yapılaşma, kalitesiz mimarlık örnekleri olsa da Malta için şehirciliği çözmüş ve doğru kullanıyorları üzülerek söylüyorum... Yani keşke biz de sömürgeciliği yaşasaymışız! Fas bile kaldırımları ile beni kıskançlığa sürüklemişti! Biz bu şehirciliği başaramayacağız maalesef! 

Neyse efendim Mdina aristokrat ve zengin ailelerin oturduğu, eski şehre oturanların haricinde araba ile girilemeyen, mimarisine hayran kaldığınız bir yer! Devasa kapılardaki devasa kapı tokmakları ev halkının zenginliğinin işaretiymiş! Her bir tokmak kafam kadar olan şehirde yaşı kaç olursa olsun varacağım bir zengin asilzade arayarak dolandım!Evlerin kapısını çalıp varmıdır evlenecek adam diye sormadığıma pişmanım! :ppp 

Heybetli sarı taş binalar, renkli cumbalar, değişik formlardaki büyük kapı tokmakları, sokaklarda şövalye zırhları... Kalın duvarların ardında, 21.yy kıyafetleri ve teknolojileri ile geçmişte, bir masalda... 

Oturup saatlerce çizim yapma arzusu uyandıran bir sürü detay... Fotoğraflamaktan yorgun düşeceğiniz taş ve ahşap işçiliği... Cumbalar bizim kafesli cumbalardan çok farklı... Küçük bir taş çıkıntının üzerine camekanlı bir balkon kondurmuşlar ve perde yerine ahşap panjurlar... 

Maltalılar hala perde kullanmıyorlar desem doğru olur... Dışarda bildik yatak çizgili panjurlar, camların arkasında içer de katlanır panjurlar... Araplardan kalma mahremiyet hala devam ediyor...

Panjuru açık bir pencere çok nadir görüyorsunuz... Yaz olsa sıcaktan dolayı diyeceğim ama Kasım'da? Sokaklarda da çok insan yok... Herkes işinde-evinde... Kıbrıs'da da öyledir... Ada psikolojisi, yüzyıllardır genlerle gelen korunma dürtüsü mü? Heeey korsanlar yada Osmanlılar yok artık açın şu panjurları da meraklı mimar bi evinizin içine kafa uzatsın! ;) 

Her bölgede yeniden bir hikaye yazabilirsiniz...
Osmanlılardan korunmak için şövalyelerin inşa ettiği, duvarlar, kaleler günümüzde masalsı bir sanat eseri...
Yani aslında Osmanlılara teşekkür etmeleri lazım, onlardan korkmasalardı böyle yapılar yapılmayacak, gezilecek görülecek yerler, efsaneler, hikayeler, biraz da tarih olmayacaktı...  ;) 

Rabat, daracık sokakları ve cumbalı evleri ile yine insanı olduğu zamandan başka bir zamana ışınlıyor... Kasım'da bulutlarla oynaşan güneş yerine Haziran güneşinin sarı taşları tatlı bir sarıya boyayacak halini merak ediyorsunuz... 

Malta bana yazımı da gel gör diyip duruyor... Akdeniz'in mavisini, taşların sarısını,  buuuz gibi blushlarımı içip serinleyerek deneyimle diyor... 

Ben mi çok kolay baştan çıkanım yoksa Malta'mı çıkaran... Sevdiğim bir çok şeyin bir arada olduğu yer olduğu için her ikisi de! :) 

Malta şövalyeleriyle ünlü bir ada... Neredeyse adım başı onlardan bir iz... Evet adamlardan taşlar kalmışta genlerinden günümüze gelen taaaaş gibi şövalye torunu adamlar? Aaaa napim düz Maltalıyı! Bizdeki gibi büyük dedem paşaymış diye böbürlenen tiplerin Maltalısı olmadıktan sonra! Büyük, büyük, büyük, büyük,.... dedesi şövalyeymiş! diye bi selfi çektirip eşi dostu sosyal medyalarda kıskandıramadıktan sonra! :ppppp 

Şövalye torunu bulamadım ey okuyucu! O yüzden romantik hikaye yok! Taş var, şehir var kale var! :))

Başkent Valetta hiç görmedim San Francisco'yu çağrıştırdı bana! Bence de hööödöö?! Okuyucu! Sarı taşlı, daracık sokaklı, Arap mimarili şehir ve yokuşlarıyla ünlü Amerikan kenti! Valetta'nın yerleşim planı birbirini kesen sokaklardan bizlerin ızgara planlı dediğimiz türden... Ama şehir yükseğe kurulmuş... Tepeden bir bakıyorsunuz yürümek yerine, yokuş aşşa kaymayı tercih edeceğiniz yokuşlar var... Eeee böyle olunca hayal gücü geniş gezginimiz San Francisco'ya benzetti şehri... Ucundan acık oraya gitmek içinde bi totem de yapmış olabilir... Gezginin canı nerde nereye gitmek ister belli olmaaaz! ;) 

Başkente surlarla çevrili... Şehir kapısından adım atar atmaz sizi yeni parlamento binası karşılıyor. Eski ve yeninin uyumu! Yüzyıllar öncesinin surları ve modern mimari... Çok başarılı bir geçiş yapılmış... Modern yapı farklı bir zamanın ürünü olsa da itici gelmiyor, gözünüz taş-cam ve metal malzemeli yapıyı kabulleniyor.

Başkentte görülmesi gereken mustlar, Aziz John Katedrali, Üstatlar Sarayı ve Barraka Gardens... 

Aziz John Katedralini şövalyeler yaptırmış... İçerideki işçilik muazzam ancak buraya herkes ünlü ressam Caravaggio'nun eserlerini görmeye geliyor. Ooo beybi... Sen gel küçücük adada resim ziyafeti yaşa! Eserlere bakıcam diye boynum tutuldu! Tamam süsleme için tavana-duvarlara koymuşsunuz da bizimkisi de boyun yahuu! Hemi de boyun fıtıklı boyun! Walla canım bi İtalya yapmak istedi... Uffizi mufizi... Günlerce galeri gezim, sanattan kusayım! 

Bak Yine ecdadımıza bi teşekkürü hak ediyoruz! Rodos'dan sürmeseymiş Osmanlı şövalyeleri nerdeeeeeeğ böyle eserler! :p 

Malta'ya bir daha gelmem için sebep olan ünlü Üstadlar Sarayı varkiii, bişey yazamıyorum! Dışardan görebildim sadece! İçiniz gezmeye gittiğim gün Prens Charles gelecek kapalıyık dediler!!! Şimdi bu noktada biraz daha tarih bilip, düzgünce araştırıp yazmak gerekir ama yapmadan yazıyorum, Şövalyelik bitince Masonluk başlamışmış... Kardeşlik toplantılarının en önemlileri bu sarayda yapılmaktaymış... Üst düzey bi Mason değilseniz siz de aynı benim gibi dışardan cicim... :p 

Bir festivalleri varmış, o gün Başbakanın odası bile halka açılıyormuş... Baba Masonların toplantı odası bile!!! O tarihi hatırlamıyorum... Yazmamışım bir yere de! O tarihi öğrenip başbakanın odası değil ama masonların toplantı odasında selfiye and içtim! :p 

Yani kader-kısmet olayını böyle gezginken sevmiyorum! Ulan Çarrls amca gelecekse ne olmuş yani... 2 kafayı uzatıp göreydik ya! 2. seyahatimin parasını Çars'a yazıp isticem! :p 

Ünlü Barraka Gardens ise hayal gücüm sebebiyetiyle beni hayal kırıklığına uğrattı! Ben bildiğin çiçek böcek bahçesi bekliyorum! Meğersem, 3 şehire karşıdan bakan bir tepe üstünde günde 2 defa 2. Dünya savaşı sırasında ölen askerlerin anısına top atılan bi parkçıkmış! Yani ben bahçe diyemiyorum sorry! Ancak Ana limana ve 3 şehre bakan seyir terası pek bi keyifli... Bu arada Malta'da parklara çiçek yerine kırmızı süs biberi ekiyorlar!!! Kırmızı-sarı biberler ve yeşil yapraklar çok hoş renk katıyor sarı adaya.

3 şehir Vittoriosa, Senglea ve Cospicua Osmanlıdan nasıl korkup duvar mühendisliğini ve tasarımını geliştirdiklerini gördüğünüz bir yer! Oha leeem harbiden korkunçmuyduk bu kadar! Şehre 3 alengirli kapıdan giriyorsunuz... Ola ki Osmanlı kapılardan birini geçerse S'ler ve zikzaklar çizerek geçmek zorunda kalacağı diğer 2 kapı turist olarak sizi eğlendiriyor ama eminim zamanında askerleri hiiiç eğlendirmemiştir! 

Ben bu 3 şehir bölgesine doyamadım... Daha çok vakit geçirmek isterdim... Tepeden şehre girip daracık yokuşlardan aşağıya indiğinizde sizi bir yat limanı karşılıyor ki, tüm sosyal medyalarım da fotoğrafı 'hayat Maltalıya güzel leeeem!' nidasıyla yayınlandı!

Walla geçmişte o gelmiş-bu gitmiş hiiiç ağlamasınlar! Tarih onlara harika bir gelecek sunmuş! Adamlar her kültürü sahiplenip korumayı bilmişler... Eskiye saygıları da var! Onca sur biz de olacak oooo o çoktaaaaan gece kondu yuvasıydı! 

Gıcıklar! Eski esere saygılı-şehirciliği- kentsel tasarımı bilen ada! Eee İngiliz sömürgesi olmak bazen her ülke için kötü olmuyor! ;) 

Malta'nın yazları olmazsa olmazı Gozo adası! Ve Gozo adasında yer yüzü hareketleri sonucu oluşmuş ünlü Azure Window. Yani mavi pencere. 

Sliema feribot iskelesinden Gozo'ya gidiliyor. Şansımıza Akdeniz'in dalga şovu yaptığı bir güne denk geldi gidişimiz... İlk başta çok korktuk hoplayıp zıplayacağız diye... Şöyle bi hafifçe beşik yaptı feribotu sonra keyifle 30 dk süren feribot yolculuğumuzun ne zaman başlayıp-bittiğini bile anlamadık... Yazın herkes deniz keyfi için geliyormuş Gozo'ya. Gozo'lular çalışmak için hergün Malta'ya gidiyorlarmış... Maltalı saymıyorlarmış kendilerini... Gozo'lular onlar... Peki... 

Hava yağmur kıyamet, Akdeniz dalgalarını savurup duruyor ama Azure Window'u görmeden fotoğraflamadan da olmaz! Islandık efem! Bir yandan yağmur bir yandan Akdeniz'in dalgaları... Tüm günü tuzlu ve ıslak geçirdik! Normal de dalgalarla oynamayı-ıslanmayı çok severim ancak Kasım ayında, üstünü değiştirmenin imkansız olduğu bir günde... Elbet bir nevi delilikti! Ama tek değildim! Dünyanın 4 bir yanından turistlerle Akdeniz'in tuzuna bulandık! :) 

Şirin balıkçı kasabası Xlendi'ye geçmeden, adak kilisesine uğruyoruz... Her adak, dilek oluyormuş... Kilise yönetimi liste hazırlamış! Dileğin neyse işaretleyip sepete atıyorsun papaz efendiler alıp okuyorlar... Eee elbet mumda yaktık, dilekleri de işaretledik hatta kendimiz de bir liste yazıp attık sepete! Bekliyoruz... Kısmetse olacak ve dileğimiz olduktan sonra şükre gideceğiz! :)

Xlendi kasabası pek bi şirin bir yer... Ama gel gör balıkları pahallı! Şöyle adam gibi kocaman bir balık 50 avro! Kıyamadık... Şaraba, ortaya mezeye, deniz mahsulü sıpagettiye paraları kıydık... Restoranın sahil kısmını döven dalgalar, rüzgardan uçuşan saçlar, kadehteki şirazın güzelliği... Kim dönecek Malta'ya şimdi! restoranın üstündeki otele geç, cam önüne çök, şarabına dalgalar eşlik etsin...

Olmadı... 
Olamadı... :)

Malta'da şaraba, denize, keyfe doyamıyorsunuz!
Yağmur yerini güneşe bırakırken duygularınız, keyfiniz, kadehiniz değişip değişip duruyor...

Dönmeden bir gün önce beni Malta'ya aşık eden ilk gün gece vakti gördüğümüz  Marsaxlokk balıkçı kasabasına gündüz gözüyle bir çıkartma yaptık...
2 otobüsle gittiğimiz, gelmek kadar dönmenin keyif vermeyeceği uzun yolumuza rağmen çok kötü baştan çıktık!

Masayı donatıp nefis Malta şaraplarıyla makul bir keyif yaptıktan sonra şöyle bir yürür döneriz diyorduk... Kahve keyfi için açan güneşle kendimizi dışarıya atmamızla bu güzelliğe kahve olmaz diyip yeniden şarap sipariş ettik... 
Güneş yine gitti, yağmur başladı, havaya inat  çivit mavi gözlü kayıklar ava giderken, müziksiz olmaz diyip akıllı telefonlarımızla opera ziyafeti eşliğinde şaraplarımızı yudumlamaya başladık... Hava soğudukça biz ısındık... Huzur, mutluluk, neşe... Geçmiş, şimdi... 
Gözlerimizde rengarenk kayık dolu koy, ellerimiz de kırmızı şarap kadehlerimiz, kulaklarımız da Puccini...

Portekiz, Endülüs, bir ara Mardin, Fas... Eski sömürgenin izleri... Trafik İngiliz usulü, kanunlar-düzenler... Küçük İngiltere...

Malta keyif veren, küçük gözükse de büyük bir ada...
İsteyene kumar keyfi bile sunuyor...
Gece hayatı ne istersen...
Yemek? Deniz ürünleri sevmiyorsan tavşanı nefis! Sebze yemekleri de varmış ama biz görmedik, tatmadık...

Ben çok sevdim Maltayı... Kıbrıs'ın daha gelişmişi diyeyim, gelmek isteyen ona göre versin kararını...

Akdeniz'de bir adada, güneş, yağmur ve gökkuşağı ile şarap keyfi yapmadan bir kış geçirmeyin...  ;)

12 Mayıs 2015 Salı

Bulgarya-Romenya-Bulagarya; Plovdiv :)

Rahat ol okuyucu Bulgaristan-Romanya seferinin son yazısı... :) 
Ülkeye giriş yapmak için tekrar Bulgaristan'a girmek gerekiyordu... 
Bu sefer Romanya'dan Bulgaristan'a gümrük kapısı bekleyişiyle güne başladık!

Yol yapmak güzel de şu sınır kapılarındaki eziyet yok muuuu?!

Bulgaristan ve Romanya arasında sınırı oluşturan Tunacığın üstündeki 'Dostluk' köprüsünden geçerek Rusçuk'a adım attık. 

Köprü güzel bir köprüydü... Arabayla geçiyo olsam durup fotoğraf molası verirdim...

Ruscuk'da Tuna üzerindeki önemli limanlardan. Ülkemizde olmayan nehir gemilerini hiç görmemişler için görebilecekleri bir yer.

Tuna'ya bir kere daha hayran kaldığınız bir nokta. Ne bereketli bir sudur abi! Beslemediği Avrupa ve Balkan ülkesi yok neredeyse! Atalarımız Tuna'ya sevdalıymış... Biz de ata yadigarı sevda besliyoruz amaaaaa Tuna'ya atılan pisliklerle kirletilen Karadeniz yüzünden sevdamız biraz buruk! 

Önümüz de çoook ama harbiden çook uzun bir yol var. Program Plevne sonra Plovdiv! 

Tarih derslerinden bildiğimiz Plevne savaşı için gidip göreceğiz Plevne'yi. Ancak oraya uğramak yolu feci uzatacak! Hem Bulgarlar'da tarihi değiştirmişler, savaşı onlar kazanmışlar gibi bir destan yazıp sergiliyorlarmış...

Dedik ki, ataların savaşları-başarıları candır ama İstanbul'a geç bir saatte dönecek bizlerin canı da candır!!! Hem gidip Bulgar'ın yalan zaferini görmek de acı verecek... Boş verelim, direkt gidelim Plovdiv'e yani Filibe'ye... Olmayan Filibe köftesini bulmak ve yemek için bolca zaman kalsın! ;)

Çoğunluk ok dedi! Öndeki öğretmen hanımların gurubundan 2 hatun, biz hocayız görücez dediler!!! Arka guruptaki tarih öğretmeni, ben tarihçiyken istemiyorken siz dedi?!

Nuh dediler peygamber demediler!
Şimdi yol yapmayı seviyorum... Gezme olsun, görme olsun no problema bana... Her iki fikre de uyarım... Evde ağlayanım yok, işte problem çıkaran patronum yok... Ama Plovdiv'de mimarlığa sevdalı bir rehberle dolanmak daha cazip geliyo!

Abooowwww!!! Otobüste öyle bir kargaşa çıktı kiii!!! Millet birbirini yiyecek!
Rehber, inisiyatif hakkımı kullanıcam dedi, direkt Plovdiv yapıyoruz! Ok ama bu seferde şoförler gprs'siz olduklarından yolu karıştırdılar! Yol uzadı mı!!!! 

Nefis ötesi bir ormanlıktan yol alıyoruz, alıyoruz ama araba da öyle bir negatif enerji var ki biz geçiyoruz arkamızdan yüzyıllık ağaçlar devriliyooo!!! (Devrilmedi canım bişiii raat) 

Kızılca kıyametler eşliğinde Plovdiv'e geldiğimiz de buluşma saatini öğrenip guruptan sıvıştım! Yok bebeğim, o negatif yolcularla rehber mimarlık  sevdalısı olsa da ben almim!

İyiki de almamışım... Eski şehirde dolanırken arkadaşlarımı gördüm! Dünya küçük geyiğiyle keyifim keyif oldu! 

Plovdiv çok güzel bir kent. Gidip görmenizi tavsiye ediyorum. Açık hava müzesi kent. Meriç'in ikiye ayırdığı kent, Antik dönem ve Osmanlı dönemi mimarisiyle sizi dönemden döneme taşıyor... 

Tepedeki Antik tiyatroya, Osmanlı konaklarının olduğu bölgeye muhakkak çıkın. 

Kente tepeden, tiyatronun üstünden bakarak kahvenizi yudumlayın...

Kumar severler için Bulgaristan'ın cennet bir kenti... Haaa kumarhanede zorunlu kıyafet atlet eşofman bu arada!!! :))) Bulgarlar kadar eşofman sever bir millet görmedim ben! :)))

Arkadaşlarımla kahve keyfi yaptıktan sonra, ev yapımı şaraplarına ve domuzcuklarına vurgun olduğum Dayna'ya gidiyorum. Rama'da otelinin çaprazındaki şube. 

Çok sevdiğim dostumun dedesi, eskideeeeen Filibe'nin ağasıymış! Gelip Bursa'ya yerleşmiş ve sonra Bursa'nın Şerif Ağası olmuş! 

Filibe yani Plovdiv bir anlamda benim dostların! :))) Dostlarım dünyayı dolanmış bi buraya gelmemiş!!! Benim sayemde büyük dedelerinin toprağını gezip görüyolar! :)))

Ne hikayeler var... Dedelerinden dinlediler mi acaba? 

Her neyse efem, ilk defa 2014'ün eylül ayında geldiğim ve sevdiğim Plovdiv'de yolu şaşırıp uzatan şöööförlerimiz yüzünden ve gümrük kapısının kalabalık olma ihtimali yüzünden 2 saatçik kalabildik! 

Herkescikler zamanında otobüse geldi, Plevne diye tutturan 2 öğretmen hanım gelmedi!!! Yarım saat onları beklemek zorunda kaldık!

Vakit az diye boğazıma dizilen, domuz sucukları, nefis kuzu şiş ve ev yapımı kırmızı şarap keyfimden bir şey anlamadığıma içimden yanarken millette sesli sesli söylenip duruyordu...

Hatunlar gelip özür dilemek yerine rehbere ayrı bizlere ayrı hakaretlerde bulununca Balkanlar'ın en eğlenceli turu biz olduk!

Senmisin millete çingen çingen diyen! Al sana çingenin alası!!! :)))

Stresli bir yolculukla Kapıkuleye geldiğimizde saat 12'ydi. İstanbul'a varmamız 2. Hatunlar hala daha Plevne Plevne diye söyleniyordu...

Görmediğim toprakları görmek, çocukluk anılarımı tazelemek, sevdiğim yerde yeniden keyif yapmak, mimarlığa sevdalı fotoğrafçı bir rehber tanımak güzeldi. 

Bir daha bilmediğim, internet üzerinden satış yapan bir turla bir yere gidermiyim sorusuna cevabım, son çare o ise olur! 

Yazmayı sever ben güzel hikayeler biriktirdim...
İnsanları seyahatte tanırmışsın...Tanıdık efem, tanıdık... 
Öğrencisi olmayan koca insanlara 'öğrencisiymiş' gibi davranıp, sınıftaki saygıyı bekleyen öğretmenleri tanıdık! 

Çileden çıkıp ben sizin öğrenciniz değilim diye bağıran bey gezinin sonunda bu gezinin sloganı çıkardı!

Ben senin öğrencin diliiiiim tamam mııııı bana bağıramazsıın!!!
Öbür blogta öğrencin değilim başlıklı yazılar bir ara yazılacak... :) 

Gördüklerimden, yediklerimden, içtiklerimden dolayı gülümsemesi bol ancak yolcularından ötürü stresli bir yolculuktu...

Balkanları seviyorum...
Bu kadar yakın olmasını, ha diyince gidebilmeyi, nefis lezzetlerle verdiği keyifi...

Ünlü Bulgar sözüyle bitireyim yazıyı; Hayde haydeeeee başka bi gezginlik yazısında görüşmek üzereee haydeeeeee! ;) 

Romen diyarından selam getirmişem; Romanya macerası!

Ey okuyucu macera bitmedi... Uuup uzun en az 3 yazı çıkarmazsam, blog aleminin en ilginç gezi yazıcısı olamam! Sıkılmadan okuman için elimden geleni de yapıyorum biliyosun... :pp ;))

Bulgaristan-Romanya macerasında 2. gün. Program; Köstence, Mamaia beach ve Bükreş! 
Baya uzun bir yol var... Olsun yol yapmayı seviyorum ama oturma yerini tur verdiği için ex futbolcu benim için hiiç uygun olmayan orta kapının oradaki masalı koltuk yerim! Ayaklarımı uzatamamak dizlerime işkence yapıyor... :( 

Nasıl geçecek onca km diyerekten ses seviyelerini azaltmadan konuşan 2. gurup eğitimcilerle komşu olduğum yolculuğumuz başlıyor...

Sayelerinde hiiiç sıkılmadan Bulgaristan-Romanya sınır kapısına geliyoruz. Pasaportlarımız toplanıyor ve 1 saate yakın işlemlerin yapılmasını bekliyoruz. Kahve içecek yer yok ama freeshopları var! Türk milletim alışveriş çılgınlığı ile içeri dalıyor ve fiyatların yüksek olduğunu görünce kös kös çıkıyor... :))

Romanya'ya gidiyor olmaktan dolayı çok heyecanlıyım. Biraz babam babamım... Hatırlayabildiğim kadarıyla anılarımız sabahtan beri usumda dans ediyor... 

Ankara'da yaşıyorduk o zamanlar. 3.5 yaşındayım. Romanya sahillerinde tatil yapmak pek bi 'in' o zamanlarda... Ailecek geliyoruz. Romen hatunlar keltoş babamı pek bi çekici buluyorlar... Otelin çalışanları durmadan gelip babamı öpüyorlar!!!! 

Hiç unutmadığım bir sahne vardır, garson hatun yemek servisini bırakıp babamın başını öpmüştü!!! Anneme hiç kıskanmadın mı diye sorduğumda yooo demişti! :))) Keltoş mimar bey bek bi cazip gelmişti Romen bacılaraaaa!!! Abboooowwwww!!! 

İçim biraz buruk, yıllar sonra en güzel anılarımın olduğu yere gitmek ruh dünyamı biraz karıştırmış durumda... Tokansan ağlayacağım! Allahtan kimseyle iletişim kurmadan yolculuk yapıyorum da kimse yanlışlıkla su bile istemiyor benden!!! :ppp

Abeee bu çingenler bile AB'de be yaw! düşüncelerimle yol alıyoruz Romanya'da. Osmanlı pek buraya yatırım yapmamış... Adam tayin edip yönetmiş... Osmanlı'dan pek bişi yok yani... 

İlk durağımız Karadeniz'in en önemli limanlarından olan Köstence oluyor. Tuna'dan gelen gemilerin yükleri Köstence limanından dünyaya dağılıyor... Ben ki liman şehrinde büyüdüm, Köstence limansa bizimkisi kayıkçı barınağı!!! Şehre girdik liman başladı, şehirden çıktık liman bitmedi abi!!! :))) 

Köstence'de ihtiyaç molası ve para bozdurmak için duruyoruz. Asıl durağımız ünlü Mamaia plajı olacak. Sanki babam beni orada bekliyormuş gibi içim kıpır kıpır... Bir an önce gidelim istiyorum... Ama bir yandan da ruh dünyamın karışıklığı yüzünden gitmeye tırsıyorum... :) 

Paralar bozduruldu, çişler edildi ve Almanların ünlü simidi Brezel'e benzeyen simitlerden alındı. Tadı aynı değil görüntü aynıydı. Bir yere gidiyorsanız güzel olsa da olmasa da yerel ürünlerini denemelisiniz... Sevgili turumun kadınları başladı dırdıra! Aay tadı ne biçimmiş diye!!! Ben mi dedim peşimden gelin de aldığımı alın diye!!! 

Türk milletinde var böyle bi sürü psikolojisi! Uzaktan beni kesip, bişiler alırken damlıyolardı yanıma!!! Ne yiyosam, ne içiyosam nasıl, güzel mi vs. gibi soru yağmuruna tutuyolar... Nerden bilim senin ağzının tadını!!! :))) 

Neyse efem, yüreğim pır pır bir yanı lagün diğer yanı plaj olan ünlü Mamaia sahiline geldiğimizde hoca gurubundan bir kaç hatun arıza çıkarmaya başladı. 'Köstence'de az kalmışız! Burda ne işimiz varmış! Alışveriş yapacakmış'!!! Eeeen sinir olduğum şey gezerken alışveriş derdi!!! Almam gereken çok mühim bir şey yoksa alışveriş benim için en son şeydir! İlk defa geldiğin ülkeyi gezip görmek varken, dükkan dükkan dolaşmak neeee?!?! 

Neyse efem, rehberimizin buluşma saati vs uyarılarını dinlemeden atıyorum kendimi otobüsten dışarıya! 

Benim Mamaiam yok! Her yer otel, otel, ev! Yıllar önce şirin kiki-carların dolandığı yollarda şimdilerde ulaşım teleferikle sağlanıyor! Abbooooww!!! Gelişime-değişime bak sen!!!

Koştura koştura sahile çıkıyorum!
Olm bu nasıl kumsal yaaaaa!!! Bembeyaaaaaz!!! Ve Uçsuz bucaksız!!! Bizim Karadeniz'in kumsalı adını aldığı deniz gibi siyah kumludur! Burası okyanus kıyısı tadında!!! 

Amma derin sahil şeridi! Koş koş denize varamıyorum bi türlü!
3.5 yaşındaki Ozy'nin üstsüz pozlar verip, ilk Alman sevgilisini yaptığı plajdayım!
Yine üstsüz pozlar versem, yine bi Alaman yar yaparmıyım acaba? :ppp :)))) 

Kumsala çöküp oturuyorum... Gözlerimde yaşlar birikiyor ama yüzümde koskocaman bir gülümseme!

Babam erkenden ölmeseydi yaşayacağımız hayat, o tarifi zor özlenen 'tamlık' duygusu... 

Cıks! Ağlamak yok! Kalk ve keyif yap!
Bata çıka bir cafeye gidiyorum... Ooooo Romen gençlik süper! Plaj üstüne kurulmuş disco çadırlarda 'disco disco partizani' modundalar!
Olm ne güzel bir yer burası! Tur gitsin, sırtımdaki kaplumbamı koyayım bi yere ve bende kopim Romen gençleriyle!
Süper bi cumartesi! 
Bilmediğimiz, görmediğimiz topraklarda kutlanan hafta sonları...

Buz gibi beyaz şarabımı babamın şerefine kaldırıyorum, müzikle tempo tutarken...
Gitmeseydin beaaa... Yarım-eksik-hafif arızalı-aidiyetsiz olmazdım o zaman... Ama kader-kısmet buymuş derken, hobaaaa gidiyoruz diye çığırtılar duydum!  Neeea bu kadarcık mı? Daha 2 yudumcuk içtim şarabımdan! Önce arabeske bağlayıp sonra normale dönecektim ben yaaa!!! 

Böööööğ!!!
Babacım şerefine diyip, kocamaaan bardakta getirdikleri beyaz şarabı fondip yapıyorum!

Tadı damağımda kalmış, ruhumun çalkantıları sakinleşememiş, hiç bir şey anlamadığım Mamaia sahilinden ayrılırken başım otobüsün penceresine dayalı 'öpüjeeem ben seni mammamiaaaaa' modunda, anamı da alıp gelmeli, ana-kız önce bi arabeske bağlayıp sonra çokta fifimizdi moduna girip güzelim sahilde eğlenmeliyiz diye düşünürken Bükreş'e doğru yola koyulduk...

Bükreş! Çocukluğumun liderlerinden Çavuşesku amcanın şehri! Sosyalist dönemin en en anıtsal yapılarının bulunduğu şehir! Bi mimar ve gezgin olarak görülmesi gereken... 

Şehre girerken bizleri karşılayan Sosyalist dönem mimarisi meslekten tiksindirici boyutta! Tamam maksat konut yapmakta bunlar... Ayyy bakamayacağım wallahi billahi!!! 

Şehre akşam üstü yağmurdan sonra vardık. Sosyalist romantizmi diye bir şey varsa durum o! :)))

Heybetli, çirkin binalar, yağmurun ıslaklığı, hafif ısıran bir hava... 
Sarı ve kara!
Bükreş'i tanımla deseler sarı ve kara derim.
Sosyalist binaların sarısı ve yağmurdan sonraki akşam üstünün karası...

Rehberimizin eşliğinde (bu sefer uslu oldum sıvışmadım :)) )eski şehri gezintiye çıktık. Küçük bir adacık... Sosyalizmin girmediği bir ada! Binalar güzel ama cıks! Bükreş beni tavlamayı başaramadı! Sadece ünlü Kazıklı Voyvoda'nın heykeli ucundan acık etkiledi beni! :) Yakışıklıymışsın be panpaaa şeklinde ilgimi çekip sosyal medyalarımda geyikler çevirmemi sağladı ve en çok talep gören fotom oldu! :)))  

Saatlerdir yolda olmak, beni etkileyememek, açlık ve alkolsüzlük gotik sever bir mimar olarak beni Caru'cu bere'ye yollandırdı. Tavsiye ediyorum efem, gidin! Yemek yemeseniz de mimarisini görmek için gidin!!!  1800'lerde kurulmuş restoran hem mimarisi ile hem de lezzetleriyle memnun kalacağınız bir yer!

Annem Romenlerin elma şarapları güzel demişti... Mönü de gördüğüm meyveli likörlerinden önce tadayım dedim... Allahım bu ne yahu? Kocman bardakta taynicik bir şey geliyor ve ilk yudumla sizi alıp götürüyor! Ben ilk yudumda meyvecik likörlerinin kafasını sevdim! Tamamdır dedim bu günün ruh haline bu işte!!! 

Likörüm bitmeden yerel biralarından ve ev yapımı domuzcuk sosislerinden söyledim. Nefisti!

Burda bi uyarı yapmak istiyorum, Bulgaristan ve Romanya'da yemeğin yanına istediğiniz maydanozcuk bile parayla! Turdan bir kaç kişi kalkanlarının yanına soğan isteyip de parasını aldılar diye baya bi şaşırıp söylendilerdi... Yancı her şey paralı panpaaa!!! :))) Ona göre! :) 

Karnımı ala bir keyifle doyurduktan sonra ünlü sarayı fotoğraflamak için 3 kmlik bir yol kat ettim. Anaaam kadraja sığmadı bina!!! Fotoğrafını çekicem diye çamurlara mı girmedim, çiçekleri mi ezmedim!!! :))) 

Bu arada eski kent merkezinden saraya giden yolda bir şehircilik var kiiiiii, yine bi biz öğrenemedik şu işleri diye baya bi söylendim!!! Her iki tarafında yeşillikler, yürüyüş ve bisiklet yolları olan geniş bulvar heybetli ötesi saraya açılıyor! 

Tabi insan çingen yeaaa dediklerinin bir şeyleri başardığını görünce üzülüyor... Ve bu üzüntü en iyi bir Irish Pub'da çıkar diyor... :))) Uuuuw beybiii !!! Bira sever kadınım mukadderaaat !!! :) Otele gidiş saatine kadar ayriş ayriş keyif yapıyorum...

Otel teeee bilmem nerede! 
Daha önce Bükreş'e gelmiş eş-dost gece kulübü adresi yollayıp duruyolar! Duruyolar da imkan yok gitmeye! 

Başka bir zamana kısmet diyerekten otele yollanma vaktinde ayaklanıyorum pubımdan...

Rehberimiz, Kafka vari bir tat bulduğunu söyledi Bükreş'te... Düşününce evet... Ama ben sarı-kara ve ıslaklık haricinde pek bir şey diyemeyeceğim.

Heybetli ötesi sosyalist binaları görmek güzeldi...
Şehirden ayrılırken ki yorumum, CNNworld weather channel report'tan bir başken gördüm şeklinde oldu...

Böylesine yoğun bir programla değil, daha sakin bir programla şehri ve Romanya'yı görmek hoş olabilir... Gördüm tıkını atıyorum ama yarım atıyorum...

Mamaia beach'i adam gibi görmek, lagün tarafında da dolaşmak gerekiyor...
Bükreş'te gece kulüplerinde belki Çavuşesku amcanın hayaletiyle dans etme şansı vs... 

Bir ara Romanya yeniden diyorum... ;)

11 Mayıs 2015 Pazartesi

Bulgaristan-Romanya 1. tefrikaaaaa

Girit gezimi yazmayı bitiremeden, 1 Mayıs için 3. defa Cuba yerine Bulgaristan ve Romanya turuna gittim. ;)

Wallahi aklımda yoktu bir yere gitmek… Annem, çocukken gördüğün Romanya’yı görmelisin diye tutturdu ve beni tamam demeden Gezinomi’nin otobüsle 4 günlük Bulgaristan-Romanya turuna kaydettirdi.!

Gezinomi’yi duymuştum, hatta tur şirketi olan bir arkadaşımın internet sayfasını adam etmeye kafamı taktığımdan kendilerini internet üzerinden takip etmişliğim çoktu ama onlarla seyahat cıks!

Perşembe-Pazar klasik 4 günlük seyahatimize yol üstünden toplanarak başladık. Otobüse bindiğim de otobüs neredeyse fuldü. Anaaam Anadolu yakası sakinleri Avrupa yakasından çok geziyor dedim!

Sadece hostes koltuğunun boş olduğu otobüsümüzle, İstanbul’u terk edenlerin gece yarısı yarattığı trafik eşliğinde şirin sınır kapılarımızdan olan Dereköy’e doğru yola koyulduk.

Dereköy’den ilk defa çıktım. Galiba bir gezgin olarak Trakya'daki tüm sınır kapılarını deneyimlemeyi Dereköy ile yaptım! Aaa bir gezgin için böyle tayni deneyimler önemlidir… Eksik kalmasın bişi… :P

Klasik gümrük işlemleri eziyetinden sonra Bulgaristan’a adım attık. Günün ilk ışıklarıyla ilk durağımız Nessabar oldu. Nessabar’a giderken yol manzaramız harikaydı. Gözlerimi kapamamak için çok direndim. Balkanlarda olduğunuzu her hücrenizle hissettiğiniz orman manzarası harikaydı! Ben Bulgarları dedeme yaptıkları işkenceden dolayı pek sevmiyorum ama Bulgaristan’da yol yapmayı çok seviyorum. Bir kere daha ailem izin verse de motorcu olsam havayı-rüzgarı-doğanın kokusunu hissede hissede şu yollarda yol yapsam diye düşünürken zzzzz oldum!

Yaşlandım bebeğim artık! Nerdeee o eski proje teslim zamanlarındaki sabahlamalar, uykusuz yol yapmalar… Uykusuzluğa gelemiyorum artık! Geeençken limiti çok zorlamışım… :( 

Nessabar eskiden bir adaymış… Hala daha bir ada ancak, karaya yakın bir ada olduğu için kara yoluyla yarım adacık olmuş günümüzde.

Hıristiyanlık alemi için zamanında mühim bir adaymış… Adım başı kilise dolu. Muhteşem bir yer! Osmanlı sivil mimarisinin nefis örnekleriyle antik çağdan kalma kilise kalıntılarıyla dolu bir yarım ada!!!

Samsun doğumlu olarak Karadenizli sayılacak bendeniz, Karadeniz’deki bu tayni adaya vuruldum!
Balıkçılarına, balık restoranlarına, kentsel düzenlemeye, antik kalıntılarına, Osmanlı'dan hatıra kalan mimarisine… Vuruldum!

Balkan turu yapmış olanlar bilirler, Anadolu’da koruyamadığımız Osmanlı sivil mimarisinin en güzel örnekleri bu topraklardadır. Ohrid mimarlar ve mimarlık öğrencileri tarafından görülmesi gereken bir açık hava müzesidir! Cengiz Bektaş’a Osmanlı’nın evlerini bizim diye satmaya kalktıkları bir sempozyum hikayesi vardır ki, bizden daha iyi koruyup-kollamalarına-sahiplenmelerine acı bir örnektir!

Normalde milliyetçi olmayan benim bu topraklarda milliyetçiliğim tavan yapıyor! Eeee dedelerim bu topraklardan! Tipik bir Osmanlı torunu-Balkanlıyım! : )))

Sosyal içerik mesajlarımı bırakıp Nessabar’a dönüyoruz efem; Şans eseri rehberimiz mimarlığa sevdalıydı. Onu dinlemek-öğrenmek pek hoş olacaktı ancak ilerleyen yazılarda daha detaylı bahsedeceğim diğer yolcular yüzünden otobüsten inip 5dkcık rehberimizi dinledikten sonra guruptan sıvıştım!!! Aaaaaa yeter yahuuu! Tek başına gezmeye alışkın bir gezgin için turmuş-ilgi-alanları farklı eş-dostmuş daral getirttiren bi işkence!

Tarihi geçmişi dinlememiş olsam da sonuçta gezgin bir mimardım. Az çok ne nedir ne değildir biliyos! Karadeniz’e bakarak ayak üstü yaptığım kahvaltıdan sonra kendimi adacığın sokaklarına teslim ettim!

Balkanlarda güzel kahve yapılamıyo anacım!!! Kaç paraysa vermeye razıyım ama cıkıs! Güzel bir kahve içip afyonu patlatamadığımdan klasik huysuz Ozy homurdanmalarımla hem yarı prof makinem ile hem sosyal medya takipçilerime anında yayın yapayım diye telefonumla milyon tane fotoğraf çekmeye başladım.

Çok erken bir saatte, yağmurdan sonra orda olduğumuz için fotoğraflarım çok nefis olmadı. Işık-açı-gak-guk uğraşamadım. 
Adanın Osmanlı izleri taşıyan daracık sokakları o kadar güzeldi ki 2 saat değil anca tüm gün geçirmem gerekirdi burada!  Otur sketch yap! Ama vakit yok! :(

Osmanlı’nın evlerini, Antik kilise kalıntılarını arkamda bırakıp koştura koştura sahile indim. Karadeniz’de büyüdüm ben! Burası Karadeniz olamaz canım! Denizle yaşamayı bir biz bilmiyoruz!!! O kayıkların güzelliği… Karadeniz manzaralı restoranların ‘Karadeniz ürünleri’ yazan menüleri… Sahile çekilmiş mavi boyalı kayıklar beni Essaouira’ya götürdü… İç denizde değil okyanus kıyısındayım sanki!!!

Bulgaristan’ın Karadeniz kıyılarını keşfedin derim ben!
Park sorunu yüzünden arabayı satınca, bu kadar burnumuzun dibindeki güzelliklere anca eşin-dostun arabasıyla yada turla gidebilmek çok kötü! Hafta sonu ne yapıcam deme al vizeni al arabanı gel!

Beni de al tabiiiii yanınaaaaaaaa ey okuyucuuuu!!!! : )))

Tadı damakta kalan Nessabar’dan Varna’ya doğru yola koyulduk.
Ex bir kentsel tasarımcı mimar olarak şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki, Bulgarlar kadar olamamamız büyük utanç olmalı!
Eski kent dokusu korunmuş, AB’den alınan paralarla restorasyonlar-meydan düzenlemeleri yapılıyor. Neo-klasik bir opera binası var ki, kaldırım çalışması yapan ustaya al o taşı at kafama demek geliyor içimden!!!

Gezgin olunca ora-bura birbirine benzetiliyor… Bir parkı var Varna’nın canımı St.Petersburg’a gitmek istetti!!!

Eski kent dokusundan parka çıkıyorsunuz, parktan geçip  sahile, büyüdüğüm ama benimkisiyle alakası olmayan Karadeniz’e!!!

Park bitiyor ve yüksek duvarlar çıkıyor karşınıza!
Ne alaka oluyorsunuz? Eeee sahil nerede… Biraz yürüyünce duvarlardaki açıklıkları görüyorsunuz… Kafanızı uzatıp şöyle bir içeriye bakınca, bembeyaz kumsalın üzerinde memleketinizde pek az rastladığınız türden beach cafelerin olduğunu görüyorsunuz! Anaaaaa ne güzeeeel looo !!!

Palmiyeler, ahşap oturma üniteleri, bar, sahil, kara değil masmavi ve ‘uysal’(!!!) Karadeniz!
Sahil sizi kendisine çekiyor…
Gel diyor gel…
Gidiyorum…
Sırtımda koca kaplumbağam, ayağımın altındaki beyaz kumlara bata çıka Karadenizime doğru koşuyorum.
Yüzümde salyalarımın aktığı koskocaman bir gülümseme!
Yok lem burası Karadeniz olamaz walla!!!
Çocukça bir neşeyle sahil boyunca yürüyorum, sonra gözüme kestirdiğim bir restorana giriyoooor ve vakit keyif yapma vaktidir diyorum.
Buuuz gibi bir Bulgar birası söylüyorum önce… Beyaz kumsala doğru ayaklarımı uzatıp free wfi eşliğinde çocuksu neşemi sosyal medyalarımda paylaşmaya başlıyorum…

Karadeniz’e gelip de balık yenmeden olur mu olmaaassss! Hamsinin gücüğü bizim galiba gümüş dediğimiz balıktan sipariş ediyorum. Etrafımda Bulgar kedileri, ayaklarım Karadeniz’e uzanmış, ellerimle çıtır çıtır doğduğum denizimin balıklarını indiriyorum mideme!

Keyfim ala… Arada kentsel tasarımcı yanım durmayıp çizim de yaptırtıyor bana! Bir yandan da Karadeniz sahillerini adam ettik diyerek mok etmişlere laflar sokuşturuyorum sosyal medyalarımdan!

İstanbul 1 Mayıs eğlencesine başlarken ben bambaşka bir eğlenceyim!
Keyfim ala iken arka masama turdan bir gurup geliyor! Güzelim keyfimin içine ediyorlar! Bizim millet sessizce keyif yapmayı bilmiyor! Henüz benim turdan olduğumu keşfedemedikleri için yediklerime atıp tutuyorlar! Kızartma güzelmiymiş acaba, balığın içini temizlemişler mi? O şöyle yermiş, bu şöyle pişirirmiş… Bira içmezmiş! Zıkkımın kökünü iç beaa kadın! Azcık sessiz yahuuu!!! Eeef midemi bulandırdınız!!! Şeytan kalk kucaklarına kus diyor!!!

Allahtan kucağa mucağa kusmadan otele gitmek için otobüse gitme vakti geldi! 
Varna ve çeversi Bulgaristan’ın tatil cennetiymiş. Sezon 15 Mayısta açılacağı için şu an her yer tenhaymış! Biz de Karadeniz için 15 Mayıs erkendir… Neyse ba nee… 
Varna’nın Golden Sands denilen sahil bölgesine doğru yola koyuluyoruz… Yeşil, yeşil, yeşil her yer yeşil! Ne güzel ülkesin yaaa!!! Yeşillikler içinde tırmanıyoruz, iniyoruz veee sahildeyiz! Mimari doku pek şahane değil… Yeni yapılanlar veya elden geçirilenler eh güzellikte. Otellerin önünde yürüyüş yolları ve yolun arkası sahil… Sahil üzerinde bir sürü kafe, çeşit çeşit plaj eğlencelerinin yapıldığı mekanlar…

Odama valizimi attığım gibi kendimi sahile vuruyorum. Yağmur yok ama hava ısırıyor… Yürüdükçe ısınıyorum. Sahili bizden daha iyi kullanmayı başarmışlar ancak mimari hatalar çok… Amaaan elin kentsel planlamasından sana neeee diyip nefiiisss bir domuz çevirmenin önünde duruyorum! Allahım seni yerim ben! Yerim ama Karadeniz’e gelip, Bulgar’ın kalkanını yemeden olmaz! Domuzcuğa başka sefere diye göz kırpıp Bulgar birası ve kalkanı eşliğinde keyif yapıyorum.

Fena değildi. Yediğim yerin azizliği de olabilir… Olsun. Dedemin ruhuna gitmesini dileyerek kalkanı mideme indirip, uykusuzluğa daha fazla dayanamayacak olan bedenimi otele atıyorum. Saat 10'da Karadenizimin derinden gelen sesi eşliğinde çoktaaaan rüya alemine dalıyorum...

Karadeniz manzaralı odamda gün doğumuna uyandığımda vakit olsa da sahil de yürüsem diye hayıflanıyorum… Balkonumdan gün doğumunu izlerken sporcu Bulgarlar çoktaaaan sahilde koşuya çıkmış... Onları pek bi kıskanıyorum.... Sahile inip deniz kabuğu toplama arzumu bir dahaki sefere bırakarak kahvaltıya iniyorum.... 

Amanın!!! Sabah sabah kahvaltı salonunda ciyak ciyak yer tutma savaşları!!!! Gören de denize sıfır bir manzara var sanacak! Manzara; teras ve yol!!! 

Türk milleti sukuneti bilmiyor! Ne ara afyonu patlattınız da bu kadar enerjik carlıyosunuz? 
Eğitimci okuyucularım çok bozulacak ama turda iki ayrı eğitmen gurup vardı. Ve her iki gurupta ses seviyeleri bakımından eş değer felaketteydiler!!! O sabah bilmiyorduk ama ilerleyen zamanlarda iki guruptan da çook çekecektik biz gurupsuz faniler ve rehberimiz!!! 

Yüksek volum eşliğindeki kahvaltıdan sonra yola çıktık. Yol uzun... Bugün yıllar sonra yeniden Romanya’ya ayak basacağım… Babamın anıları eşlikçim olacak... 

Güzel Varna'ya veda ederken, şirket arabasını yurt dışına çıkarmak için gerekli evrakların araştırmasını yapıyordum :) Bir daha arabayla ve annemle... 

Şimdilik bay bay Bulgaryaaa....

Gezgin notu: Bulgaristan’da avro her yerde geçmiyor. Para bozdurmanız gerekiyor. Restoranlar da avro geçiyor ama para üstü kendi paraları ile oluyor.

Romanya’da da avro her yerde yok….
Kısaca bol para bozdurmalı, hangi kağıt parçası hangi ülkenindi yahuuu şeklinde beyin jimnastiği bol bi gezi oluyor! ;p

Şimdilik bu kadar, Romanya bi sonraki yazı olcik inş. Mşl. :)) 

19 Eylül 2014 Cuma

Hadeee hadeee Bulgarya'yaaa...

Gezgin bu durur mu durmadı! 
Haftasonu için Bulgaristan'a gidecek eşinin-dostunun peşine olay çıkararark takıldı!!!
Hep gidiyosun beni götürmüyosun yeaaaa... diye rakı masasında yapılmayacak mızımalar sonucu geçen hafta Cuma günü kendimi Bulgarya yollarında buldum efendim. 
(Eee ağlamayana meme yok ;) ) 

Şincik efendim, o kadar gezerim, pasaportum komşu Yunanistan'ın damgalarıyla doludur ancak Bulgaristan'a bir defa ucundan acık 2 saatlik uğrama dışında hiiiç gitmedim niye mi?

Benim baba tarafım Petriç'lidir. 1.Dünya savaşına kadar Yunanistan'ın Serez kasabasına bağlı yeşil-sulak bir yerken Bulgarlar bi gün geliyolar ve Petriç'i ele geçiriyolar... Dedem ve ailesi baya bi işkenceye maruz kalıyor. Hatta suçları-günahları yokken  dedemle abisini zindanlara filan atıyolar... Dedem çıkma fırsatını bulduğu ilk anda atlıyor Serez'den trene İstanbul'a geliyor. Benim ailem mübadil değildir ancak hikayesi mübadil hikayesi gibidir... Babamlara yaşadığı acılardan hiç bahsetmeyip arada 'Bulgarlar çook işkence ettiler' dermiş... Birinci Bulgarya'dan uzak durma nedenim bu, ikincisi ben tayni bi veletken babam arabasına atladığı gibi avrupa turuna çıkmıştı... Dönüşte Bulgar gümrüğünde yaşadıklarını anlatırken ilkokul 3 talebesi ben hayatımda ilk defa ırkçı oldum! Siz benim babama nasssı eziyet edersiniz leeeem? :) 

Sebebi hikmetlerim nedeniyle sadece bir defa arabayla Yunanistan turuna çıktığımızda amcamla ata topraklarımızı görelim diyip 2 saatliğine sınırın hemen dibindeki Petriç'e geçmiş ve gümrükte yaşadığımız eğlencelerden sonra, eve bi Bulgar alıp sabah akşam işkence yapma hayalleri kurarak ülkeyi terk etmiştim :) 

Bir Cuma günü İstanbul'u terk eylemenin işkencesinde ara-arka yollardan Kapı Kule Gümrüğüne vardığımızda hep filmlerden gördüğüm gümrük beni pek bi heyecana sevk eti. Bu güne kadar hep İpsala'dan çıkmıştım... İlk defa milli oluyodum, bu heyecana böbreklerim dayanamadı ve... Anaaaa o neee?! Gümrüğün tuvaleti paralı! 1 liranız yoksa avro olur diye adam köşeyi dönüyor! Dünyanın her yerinde otobüs-tren istasyonlarında wc ücretlidir eyvallah da bu kadar gümrük kapısı gezmiş ben ilk defa paralı wc gördüm! FreeShop'dan daha fazla para kazanıyo adam! Ülkemi terk edip Bulgar topraklarına geçerken, dönüşte gümrük wccisi olim paraya para demim leeeyn kararıyla gün batımına doğru, arabada benden başka kimse sigara içmediğinden ağzına kürdan almış Red-Kid'in dişi versiyonu olarak yola koyuldum efem...

Anaaaa bu ne trafik!!!
Millet haftasonları ülkeyi terk ediyormuş da haberimiz olmuyormuuuuş !!!
Sıra fecahat!
Sıra dinlemeyen Romenler daha bi fecahat! Az kalsın öküzlük edip sıramızı kapan Romen'i dövecektik efem...
Panik yok...
Kapı Kule'den Bulgaristan'a geçince sıranı kapmaya çalışanlara dayılanmak-ayılanmak bu yolun raconuymuş... Ben hanım evladıyım diyosan sakin kapılara canım! Burda ya arabanın tamponu sağlam olacak, ya dayılanma kabiliyetin ya da sinirlerin!
Ulaaan o Romeni dövemedik ya! Nasssı içimde kaldı! :)

2 saat sürer bu sıra derken 1 saatte komşudan geçtik... Bu arada komşudan geçerken arabanızla dezenfektanlı sudan geçiyosunuz... Yunanlı bu sudan para almıyo ama benim çingen memleketlilerim (e Petriçten dolayı memleketlilerim oluyo, bi de Bulgar toprağındayım artık buralı olmak ayrı bi hava-endam katıyo :p) 6 leva alıyolar! 
Onu ödüyosun, iyi dezenfekte etseydiniz, vebaya basmıştım gelmeden önce ehi ehi derken hooop otoban pulu parası diyo sana! 

Eyvallah abi otobanlarını kullanıyoruz diye alsın parasınıda otobanı yokki Bulgarların!!!
Avrupa'ya bağlanan yol nasssı biliyonus muuu? Bizim köy yollarının biraz daha genişçesi... Ama allah için asfaltda yama yok! 
Aaaaa oluyorum bunlara duble yol yapan olmamış yazıııık! Göndersek mi bizden buraya? :p

Efenim güzel gün batımı geceye dönüyor ve Bulgaristan'ın 2. büyük şehri bizim Filibe onların Plovdiv dedikleri çok güzel korunmuş, bi mimar olarak 2 güncük kalıp adam akıllı mimari keyif gezmeleri yapmak iteyeceğim şehre 22.30 sularında varıyoruz...

Meriç'in kıyısında, tarihi dokusu korunmuş, bir kentsel tasarımcı olarak ulan Bulgarlar bile kentliliği çözmüş biz niye laaayn biz niye sinir krizlerine girdiğiniz güzel bir kent.

Şincik ekip sadece gezmeyi değil yemeği ve içmeyide seven olunca valizleri attığımız gibi kendimizi yemekleri nefis bi restorana gömüyoruz.

Sizi bilmem ben etçililimdir ve domuz çok severim.
Anaaam anaaam, Bulgarlar bu işi biliyor anacııım... Domuzcuktan bi beni yapmamışlar... Bi süre daha kalsam benden de bişi yaparlardı eminim!

Ekmekler güzel, etler güzel veeee şarapları nasssıııı güzel!!!!
Şarap mönüsünü görünce Bulgarlara olan kıskançlığım kent boyutundan çıkıp başka bi boyuta geçti!!!

Efenim Bulgarya'da kumar serbest!
Biz de eğlenmeye geldik modunda olunca kaldığımız 2 akşam boyunca kumarhaneye takıldık...
Benim en son kumarhane deneyimim ayıptır söylemesi Monaco'da olmuştu... Seneeee 2008! Tabi kumar işini en lüküs yerde bırakınca bizimkiler hadi kumarhaneye diyince ama giysi yok gibi saf salak bi tepki verince çok güldü bizimkiler bana!

Olm en son Prens Albertle kumar oynamış kadınım yeaaa elbet kılık-kıyafet sormam normaleee... :p ;))

Bulgarların milli kıyafeti atlet ve eşofman!
Kumarhane kumarhane değil eşofman modası sergileme salonu!
Eğlencesine oynadık-kaybettik, bol bol bedava iğrenç viskiler içtik ve ben her seferinde bu Jack Daniel's değil diye arıza çıkardım! Onca ev yapımı Bulgar şarabı üstüne viski içince tadını anlayan tadım uzmanıyım mubarek ben!!! 

Efendim, şansımıza Balkanlar güzel bi hava yaptı... Otelimizden çıkıp Meriç üstündeki köprülerden 'köprüden gelin geçiyooor' türküsünü çığıra çığıra geçip eski kente vardık. Anaaam o ne? Bugüne kadar ki tüm uygarlıkların izleri kanlı canlı duruyor!

Meydanda Romalılardan kalma antik kent kalıntısı, tepeyi tırmanınca Osmanlı'dan kalma Safranbolu evlerinin Balkan versiyonları, Yunanlılardan kalma tiyatro... 

Yani çok çook görülesi şeyler değiller ama bi mimarı sıkılmadan oyalayacak bi kent Plovdiv.

Bu arada taksi fiyatları alengirli... Unutmadan hemen yazayım. Her durağın ayrı fiyatı var. Otele 2 akşamda aynı fiyattan bi türlü dönemedik. Bi ucuz bi pahallı... 

Bulgaristan'a gelip Çingen mahallelerini görmeden olmaaaaz!
Arabadan inmeden şöyle bir tur attık veeee...
Nasıl anlatılır bilmiyorum... Başlı başına bir yazı konusu... Felsefe ilmi-bilimi...

Bir tarafta beyaz bir limuzin diğer tarafta serbestçe dolanan atlar... Sokakta kumar oynayanlar, birikmiş çöpler, esmer tenine meç yaptırmış kadınlar, dünya güzeli çocuklar... Rengarenk, bizlere göre marjinal gelen ama belki de normal olan onlarınki olan bir hayat! 

Bulgaristan yemekleriyle-içkileriyle, bir yandan bizden kötü ama bir taraftan da bizden iyi halleriyle karışık duygular hissettiren, gümrük memuru ve taksicilerine sövdüğünüz, biraz suratsız ve çirkin bi ırk olarak bulduğunuz insanlarıyla güzel izler bırakan ve ben buraya bir daha gelirim lem dediğiniz bir yer...

Erik rakısı içmedim canlar...
Bulgar şarabı, Yunan restoranında uzo veeee kumarhanelerde viski olduğu söylenen sarı buzlu su içtim... :)

Ucuz bir ülke...
Benzin bakımından cennet... :)
Ah benzine o kadar paralar ödemesek ülkemiz de ya...
Neyse efem...

Dönüşü Yunan'dan Pazarkule'den yaptık. Çok şirin bi gümrük... Taynicik bişey... Tavuskuşları dolanıyo ortalıkta!!!

Vaktiniz bolsa, gezmeyi seviyorsanız gidin görün derim efem...

Sevdim Bulgaryayı... Bir dahakine daha uzun kalıp babamın babasının memleketi Petriç'e ve annemin dedesinin babasının memleketi Balçık'a ve baş kent görülmeden olmaz diyip Sofya'yı da kapsayan bi gezicik düşünüyorum... Ama bir tarafım dedeme ve Balkanlardaki Türklere edilenlerden az da olsa ırkçı olacak... Mukadderaaat! :)

Gezicik düşlüyorum da mahallemde otopark sorun! Otopark sorun olduğu sürece arabasızım, arabasız olduğum sürece eşin-dostun arabasına yancıyım... 
Gitmek isterseniz bi haber edin, pasaportumu aldığım gibi bitiveririm yanınızda :) 

Bulgarların baş lafıyla bitiriyorum yazımı efem; Hadeee hadeeeee...

3 Ocak 2014 Cuma

Brugge'cuk...

Bir zamanlar Avrupa'nın ticaret merkezi olan, seller ve cografik değişiklikler yüzünden denizle bağlantısı kesildiği için unutulan-terk edilen ve sonra yeniden hatırlanıp günümüzde Belçika'nın en çok turist çeken ortaçağ kenti Brugge'a bir eylül sabahı gittim...
Benim masal kentim Prag'dır... Sevgiliyle-aşk aşk dolaşılacak Prag'a yeni bir kardeş eklendi!
Eylül güneşiyle flört eden, ortaçağın nefis mimari örenkleri olan tuğla binaları ve kanallarıyla Brugge yeni masal kentim oldu. 
Sevgili olmadan da aşkı hissettiren-yaşatan bu ortaçağ kenti hem bir gezgin hem bir mimar olarak beni kendisine hayran bıraktı...
Turla gittiğim için bırakın bir günü, yarım güncük Brugge deneyimi yaşadım...
Ama ne yaşama...
Koştur koştur, görmem gerekenleri göreceğim, ellemem gerekenleri elleyeceğim, fotoğraf çekeceğim diye canım çıkarak!
Brugge, yavaş yavaş tadına varıla varıla ortaçağ sokaklarında kaybolunarak yürünecek, kanallarındaki köprülere yaslanarak, etraftaki binalara bakılacak varsa sevgili, küçük buseciklerle sevginin gösterileceği bir kent...

Her şehir aşkı veya romantizmi hissettirmez...
Mesela Paris bana hiç aşk şehri gelmez...
Metropoller yerine bozulmadan mimari kimliklerini korumuş, 21.yyın hızına, teknolojisine, telaşına inat sizi kuruldukları yüzyıla taşıyan, bulunduğunuz yerin hisleriyle anı yaşatan, hikayesi olan ve size sokaklarında dolaşırken hikaye yazdıran kentleri ben aşk kenti veya romantik buluyorum... 

Bir yer hayata rağmen-gerçekliğe ve şimdiye rağmen ne kadar masalsıysa benim için o kadar aşk şehri oluyor.
Aşk da masal değil mi?

Sihirli bir değnekle bir masal kitabının ortasındayım...
Ortaçağda geçen bir masalda...
Kıyafelerim, kocaman sırt çantam, boynumdaki yarı profesyonel fotoğraf makinem ve elimdeki son model telefon olmasa, Ortaçalı Brugge'lu kumral bir hatunum...

Nereye bakacağımı şaşırdığım, sivri kuleli kiliselerin, dik çatılı tuğla binaların arasından kanallara merhaba diyip kayboluyorum... Parke taş kaplı sokaklarda yumuşak spor ayakkabılarım yerine keşke topuklu ayakkabılarımla yürüsem ve ayak seslerimle kadınsı bir ezgi bıraksam arkamdan...

Bir mimar olarak evlerin dışı kadar içi de beni meraklandırıyor...
Ancak Brugge öyle bir kent ki içerde değil dışarda olmak istiyorsunuz...
Başınız hep yukarda hayran, şaşkın, aşık...

Dijver Kanalı boyunca yürüyüp 13.yyda inşa edilmiş Markt meydanına çıkın. Gezi kitapları nefesinize güveniyorsanız 366 basamaklı çan kulesine tırmanın ve müthiş Brugge panoramik manzarasına bakın der... Vakit yok... olsa tırmanmazmıym? Meydan kültürü olmayan bizler için ağzın bir karış açık kalacağı mimari dokusuyla hayran bırakan meydan da keyifli bir kahve veya bol köpüklü bir bira keyfi yapma imkanı da yok!

Yarım günlük gezide neye imkan olur ki?!?!
Kanal turunaaaaa !!!
Koştura koştura gidiyorum... 
Zamanın yavaş aktığı bu kentte bir tek deli telaşı olan benim... 
Her dakika kalkan kanal turu yok...
Gezecekler gelecekler ve biz bineceğiz...
Dakikalar ilerliyor...
Sabırsızlıktan huysuzluğum tavan yapmış durumda... 
Görüş alanımdaki bir sürü güzel detayı fotoğraflıyorum ama pek bi ruhsuz... Vakit bir an önce geçsin telaşıyla...
Sonunda vakit geçiyor, tur başlıyor...
İstiyorum ki fotoğraf çekmeden teknecinin rehberliğini dinleye dinleye keyif yapa yapa kanalın, kanalın etrafındaki binaların ve bir sürü kentsel tasarım detayının tadına varayım... 
Ama bir daha ne zaman gelirim ki buraya bilinmez... O yüzden ağzımı kapamalı, salyalarımı silmeli ve denklanşöre basmalıyım defalarca ve defalarca...

Ortaçağ masal kitabında, çikolata ve bisküvi kokan sokaklarda, eylül güneşinin kumral saçlarımda kızıl ışık oyunları yaptığı, zamanın yavaş aktığı bu kentte yarım güne sığma telaşında kalbim pır pır... 

Bira içemedim, çikolata yiyemedim... Ama ünlü patates kızartmalarından sokakaklarda koştururken yedim... Yedim mi? Bilemedim... Tadına varamadım telaştan... Belgesi elimde, tadı damağımda değil...

Elinde kitabın, bisikletin... canın nerede durmak isterse durup soluklanırken yeni bir hikaye yazacağın, masalsı şehirde güzel bir masal kahramanı olacağın kesinlikle yarım güne sığmayacak, yarım kalmış aşk acısı gibi yüreğini düğümleyecek bir kent Brugge...

Tek gidersen üzülme...
Şehir senin sevgilin olacak...
Kendisiyle sana aşkı yaşatacak masal şehre git ve hikayeni yaşa...